yarım saat

Çiçekli perdenin arkasından ıslak sokağı izledi bir süre. Gündüz vakti, tülün arkasından kimse göremiyordu onu, istediği kadar rahat davranabilir, istediği yere ve kişiye bakabilirdi.  Ağaçtan inmeye çalışan kediyi izledi, şapşal görünüyordu, kedinin atlamaktan korktuğunu fark etti. Gözü kargalardaydı ama yükseklik korkusu, gözlerinin olduğu yere bedeninin ulaşmasına engel oluyordu. İndiği noktada oturup ağacın dallarında bağımsızlığını ilan eden kuşları izlemeye devam etti. Apartmanın kapısı açıldı. Uzun, beyaz saçları olan sırt çantalı bir adam çıktı. Muhtemelen 50-60 yaşlarındaydı. “Vay anasını!” diye düşündü, “yaşlı entel.” O sırada park halindeki bir arabadan inen küçük çocuk, yan apartmana doğru koşmaya başladı. Kırmızı çerçeveli gözlükleri ve “seneye de giyer” düşüncesiyle alınmış büyük lacivert bir montu vardı. Arabada bekleyen babasıydı ve gözlüklü çocuk, annesine haber vermeye gidiyordu, çocuğun "geldiiik!" çığlıklarını bırakın pencerenin arkasından duymak, bir zindanda olsanız bile duyabilirdiniz. Birazdan kucaktaki küçük kardeşi ve annesi de çıkacak, hep birlikte eğlenceli bir yere gideceklerdi. (Tabii ki nereye gideceklerini tüm mahalle biliyordu. Eğlence yoksa bir çocuk neden bu kadar mutlu olurdu ki!?)
Tek tük geçen arabalara ve yağmur altında mart ayını bekleyen kedilere de bakışlarından ve düşüncelerinden birer dilim verdi. En sonunda pencereden ayırdı gözlerini ve "gidip bir kahve daha yapayım" dedi. "Ne de olsa evdeyim."

Dipnot: Eski bir yazı imiş, yeni buldum.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

2016 biterken...

Gece... Dört harf, birkaç insan, görünenin ardındaki düşünceler... Yalnızlık... Herkes.

yalnızlığı seçen adamın düşüşü/kedisi