Bir yılı daha acısıyla tatlısıyla -daha ziyade acısıyla- geride bırakıyoruz bugün. Yıla güzel düşüncelerle başlayamıyorum ne yazık ki. İlk kez bu kadar karmakarışık hissediyorum bile diyebiliriz. Bir şeyler daima düzenli ve planlı gibi görünüyor ama her seferinde istediğimden daha farklı şeyler oluyor. 2016'yı çeyreklerine ayırarak anlatayım; 1. Çeyrek (Ocak-Mart) Güzel başlamadı, ilk günden itibaren bir şeylerin ters gideceği belliydi. Birilerinden kaçarak başladığım ilk çeyreği, başkalarından kaçarak bitirdim. Güzel şeyler olmadı mı? Elbette oldu ama dönüp bakınca hatırlayabileceğim kadar kayda değer bir şey olmamış sanırım. 2. Çeyrek (Nisan-Haziran) Bazı şeylerin kafamda oturmaya başladığı dönem. Artık kendi başıma olduğumu, İstanbul gibi bir yerde ayakta durmaya çalıştığımı fark ettiğim dönem. Yalnızlığa gereken önemi vermediğimi düşündüğüm kadar, yalnız olmayı istemediğim bir zaman aralığı. Eskiden çay bile demlemeyi bilmeyen kızın tek başına ev taşıyabildiği, bir ...
Sessiz gecesini bir şarkıyla geride bırakmıştı. Kalktı,pencereye doğru yürüdü.Odasını aydınlatan tek ışık artık yüzüne vuruyordu. Bir sigara yaktı, ilk nefeste çıkan sesi her zaman çok sevmişti. Küçük çapta bir yardım çığlığı gibi geliyordu ona. Sigaranın minik tütünleri olası kaderlerinden kaçmak istiyordu belki de. Saçma. Zaten hep olmadık şeyleri düşünürdü. Düşünmesi gereken şeylerden kaçışın farklı bir türeviydi bu. Son nefesi çektikten sonra sigarayı yarısına kadar suyla dolu bardağın içine attı. Cızırtı tütünlerin ölüm yakarışıydı. Perdeyi açık bırakarak masanın başına döndü. Şarkı değişmişti, müziğin sesini biraz daha açtı. Duyduğu bir cümle belki de tüm insanlık sorunlarını çözmesi için anahtar olabilirdi, ama o kahve bardağındaki çizgileri saymayı tercih etti. Hem insanlıktan ona neydi? Kendi sorunları yetmezmiş gibi...11.Tam 11 dikey çizgi. Yan yana duruyorlardı öylece,birlikte. Biri silinene kadar terk eden ve terk edilen olmayacaktı. 12.yi aralarına kabul ederler miydi aca...
Yaylılar eşliğinde, kurumuş yaprakların arasından sonunu göremediği boşluğa ilk adımını atmak üzereydi. Aslında yapmak istediği bir eylem değildi bu. Sadece kulağına fısıldanan şeyi sorgulamıyordu ve son notayı duyduğunu anladığı anda bıraktı kendini boşluğa. Düşerken Barber 'in Adagio 'su hala kulaklarındaydı ve bunun daha ne kadar devam edeceğini düşündü. Bir sonu var mıydı bu düşüşün, yoksa hiç bitmeyecek olan bir eylem miydi? İyi ama, aç, susuz ne kadar dayanabilirdi ki? -okuduğu romanlarda, izlediği filmlerde aklına ilk bu gelirdi zaten, ne kadar dayanacak?- Belki de zirveden düşmek düşünmek için idealdi, belki bundan sonra fiziksel ihtiyaçları hiç olmayacaktı. Buna biraz sevindi aslında, ne de olsa daha önemli şeyleri düşünmeliydi, hayatı sorgulamalıydı. Peki, hangi hayatı? Geride bıraktığını mı, yoksa bu bembeyaz boşluğu mu? Hem şimdiden gözleri kamaşmaya başlamıştı. Anladı ki, bu düşüş fazla uzun sürmeyecekti. Gözlerini açtığı zaman pencereyi açık unuttuğunu fark ...
Yorumlar
Yorum Gönder